17 Nisan 2007 Salı

ATEİZM: KOYU BİR DİNDARLIK

“Korkarım Tanrı’yı başımızdan def edebilmiş değiliz; çünkü hala gramere inanıyoruz” NIETZSCHE

-I-
Kişi, ‘Tanrı öldü!’ demeden önce, Tanrı’nın yaşadığına inanmış olmalıdır. Tanrı’nın ölmesi onun varlığını yok etmez. En azından bir zamanlar varolduğunu ve yaşadığı zamana hükmettiğini tesciller. Ateizm bu yüzden Tanrı’nın öldüğüne inanmaz. Ateizm ‘Tanrı yok!’ der.

Ateizm, Tanrı’nın hiç varolmadığı bilgisine nereden ulaşmıştır, peki… Tabi ki, Tanrı’nın metafiziksel bilgisinden… ‘Tanrı yoktur’ derken, ateizm ısrarlı bir şekilde ‘yok’un bilgisine sahip olduğunu iddia eder. Bu iddia Popperyan bir akıl yürütme sonucudur. Yani Tanrısal bilgiyi yanlışlayarak Tanrısal olmayan bilgiye ulaşılır. Şöyle ki: “Bütün Ördekler beyazdır” demek için gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün ördeklerin hiç mutasyona ve evrime uğramadan tümünün beyaz olmasını gerektirir. Fakat bu tür bilgiyi deneye tutmak imkânsız gibidir. Öyleyse bilgi doğrulanmaktan çok yanlışlamak yoluyla keskinleşebilir. Bu yüzden soru değiştirilir, cevap yerli yerine oturur. Bir tane siyah renkli ördek bulunur ve soru cevaplanmış olur: “Bütün ördekler beyaz değildir.”

Tanrı var mıdır? Yoksa Tanrı yok mudur? Sorusu hep aynı mantığın cevabındadır: Mutlak kesinlik. Ateizm, tanrının varlığına inanmamayı bir iman meselesi haline getirmiştir. Bu koyu dindarlığın, elbise değiştirmiş halidir. Ateizm, büyüyü bozmak için bir başka büyüye ihtiyaç duyan kişi gibidir. Kişi, hortlaklara inanmaz ama gene de geceleyin bir tıkırtı sesine uyanır ve evde hayalet avına çıkar. Kahveyi kendi elinle pişirir, içtikten sonra kurumuş kahve şekillerinden bütün hayatını sorgular. Falı kendi yaratır ve falı, kendinden ve eylemlerinden üstün görür. Kendi yaptığı davranışların yaratacağı geleceğe değil, karanlıkta kalmış bir rüyaya inanır.

Ateizmin yakalandığı mutaassıplık, tanrı meselesini gene ‘tanrısal’ meseleye hapsetmiş olmasından kaynaklıdır. Ateizme musallat olan şey, dinin “dünyayı hor görme”, “bireye daha az değer verme” ve “kendinden uzaklaşma” ilkeleridir. Ateizm, tanrıyı yok sayarken bilimin sorgulanamaz mantığını devreye sokar, artık ateizm için bilim, dinin vahyedilene verdiği değer kadardır. Ateizm, ‘Tanrı yoktur’ mantığını zorla değil, çaktırmadan bilinçlere kazımak ister, aynı dinin ‘Tanrı Sorgulanamaz’ düşüncesi gibi… Ateizm bununla da kalmaz, dinin amacını tekrar eder durur: din, hayatın her kesimine tanrısal ruhu sokmaya çabalarken, ateizm evrimin ve maddenin ruhunu hayatımıza sokar. Din, bireysel olanı, genele, ümmet’e aktarırken, ateizm bireysel olanı İnsan adlı evrim geçirmiş bir türde görür. Ateizm dünyayı değiştirmek ve yaşanası bir yer yapmak için laik eğitimle ‘sabit fikirlere’ inanmamızı sağlar. Din gibi her şeye kutsallığın nüfuz etmesini sağlamak için tüm tarih içinde dini (dinsizliği) yayma ve insanları kurtarma çabasıyla devam eder.

Ateizm, dinin taktiklerini kullanan bir strateji, bir korku aracı yada bir sömürü biçimidir. Ateizm, dinin organizasyon ve siyasi gücünün yanısıra dinin “özünü” ve “temelini”, kendi masalına zerk eder. Bu aynı zamanda, ateizmin bir uysallaştırma meselesi olduğu kadar “Medeniyet” denilen ve birey’e hükmedici bir “Boyun eğdirme” mücadelesinin de tarihidir. Böylece Ateizm, dinin “ulviliğini, yüce’nin tartışılamazlığını ve gerçeğin yalnızca kendisinde saklı olduğu fikrini” kendi meselesi haline getirir. Artık Bilim Tanrısının Asası yılana değil, yağmur yağdıracak iyonlara, çölde yetişen bitkilere, denizlerden içilecek suya ve klonlanarak çoğaltılan insanlara dönüşür. Ateizm, bireyin yaratıcılığını, biricikliğini, örneksizliğini, eşsizliğini ve soyu yalnızca kendisine ait olmasını, aynı din gibi kabul etmez. Çünkü ateizm, tıpkı din gibi bir yaratıcıya yani sonsuzluğa inanır. Din için ispatlanamayan inanç konusu, ateizm için sonsuza giden sayılara ve oradan da sonsuz ihtiyaçlar konusuna akar gider. Yani Din her şeyi Tanrı yarattı dedikçe, Ateizm ise ‘modern çağ ve teknoloji’ der. Veyahut Din “yaratıcının yaratıcısı” olmaz dedikçe, ateizm “maddenin yoktan varolamazlığını” savunur. Din, işin sonunda “Her şey O’na (Tanrıya) dönecektir” dedikçe, Ateizm “maddenin ancak şekil değiştirmiş başka bir maddeye döneceğini” iddia eder. Bu kendini tekrar eden kavramların tek bir düşmanı ve korkusu vardır: Biricik-Ben, Ölümlü-Ego yani geçici-yaratıcı…

-II-
Din, bireyi, dıştan gelen emredici bir kaynaktan yönetmeye çalışır. Ateizm ise bireyi içerden yönetmeye kalkar. Dinin “vicdan meselesi” diye ortaya çıkardığı büyük yıkıcı kuvveti, ateizm “kendini bilme” diye adlandırarak, Ego’nun içine gizli polisi yerleştirir. Din, Tanrısal güçten daha büyük görmediği için “vicdan meselesi”ni lâyıkıyla kullanamamıştır. Ama ateizm ‘Akıl Kutsallığı’ kavramını, bireyin kafasına uyarıcı bir cip gibi yerleştirir. Ateizm, böylece bireyi, zihninden ele geçirir ve yaptığı her harekette bireye –sözde- akla uygunluk aramasına imkân tanır. Din, “vicdan meselesinde” kalbin temizliğini anlayabilmek için kutsal kitaplara ve din adamlarına gerek duyar. Oysaki ateizm, kişide aklın ve bilimin kanunlarıyla her hareketini gözlemleyen, her doğal itkisini bastıran ve kendi kendisinin din adamını yaratır. Din için günahları ve sevapları tartan bir terazi varsa, ateizm için akıl, mantık ve istatistik gibi ölçüm cihazları vardır. Kısacası Ateizm, bireyle, kendi arasındaki bütün aracıları çıkartarak, dünyanın bugüne kadar görmediği büyük zulme hazırlanır. Ateizm, dinin bugüne kadar yapmak istediğini bir anda, bir el çabukluğuyla gerçekleştirir: Bireyin kişisel meselesini bir kenara koyarak, bireyin benliğine kendi ateist amaçlarını yerleştirmeyi başarır. Bu Nietzsche’nin Ateist-Nihilizmini öncüler: “Tanrı öldükten sonra… Batı toplumu, kapılarını ‘Tüm konukların en korkunççuna’ açar”

Ateizm, Dinin kutsallık yalanıyla kandırdığı bireyi aklın ve mantığın vazgeçilmez pençelerine bırakarak, bireye daha iyi hakim olur. Bireyi Tanrının gazabından kurtarır ve laik bir dindarlıkla, bireyin kendi bilincinin polisine yakalattırır. Ateizm, dinin tanrısından daha yüksek bir perdeden konuşur ve bireyi rasyonel bir varlık olarak kendisine karşı mantıklı ve ödevlerle yüklü olduğuna dair ‘yer çekimi’ yasasına secde etmesini sağlar. Böylece Ateizm dinin asırlardır üzerinde çalıştığı konuya bir günde çözüm üretir; ateizm tanrıyı yok sayarak, bireyin itaatkârlığını zayıflatmaz, itaatkârlık etkisinin dozunu iyice arttırır. Çünkü din; ceza ve ödülü bu dünyada değil, olup olmayacağı meçhul olan bir dünyada uygulayacağını vaat ettikçe, ateizm bilimin ve matematiğin kesin yargılarını bu dünyada, insanın önüne koyar. Uzak çıkarlar, insan gibi aceleci bir tür için kısa çıkarlara yenilmeye mahkûmdur. Ateizm bu gücü kullanarak bireyin sadakatinden emin olur. Ve bu dünyanın gördüğü en dindar elbiseye bürünerek, dinin yapmaktan çekindiği şeyi yapar ve zalimlerin en zalimi olmaktan hiç kaçınmaz.

Ateizm bireyi zapt-u rapta almanın yolunu; bireye Gökten-Bildirilenle değil, bireyin onu arzulaması ile elde eder. Birey için artık vaat edilen topraklar, cennetler ve ödüller yoktur. Birey için arzulanan ‘ödevler ve uğraşlar’ vardır. Birey artık istemeyi ister, bir istemli olarak, arzulamanın herhangi bir günlük işiymiş gibi görmesini sağlar. Birey böylece, kendi egoist amaçlarını daha üst bir kuruma: Genele havale eder. Birey kendini otomatiğe bağlar, çünkü dinin ortaçağdaki hükmü artık bu yüzyılda bilimin tartışılmaz üstünlüğüne bırakmıştır. Birey kendinden vazgeçmeyi tarihin her aşamasında isim değiştirerek bir iktidardan diğerine koşar adımlarla gider. Birey, tahakkümünü, dün dine bırakırken, şimdi laik bir mutaassıplığa bırakmıştır. Günlük işlerde artık tanrı kavramı aranmaz, kurallara uygunluk aranır. Yaşam, şans, sürpriz ve beceride değil, simülâsyonlarda ve “mış” gibi yaşanan an’larda aranır. Din için istenmeyen şeyler günahtır, laik dindarlık için suç yada hastalıktır. Din için iyi işler yapanlar, görünmez kutsallığın cennetiyle ödüllendirilirken, seküler hayat sürenlerin kazançları ‘Yasa yoluyla dağıtılan mülklerin’ meşruiyetindedir.

Neticede Ateizm tanrı’nın iktidarını yerle bir ederken o, yere kendi ilahiyatını yerleştirir. Yani Tanrı’nın varlığını ortadan kaldırır, kendi laik kutsallığını yerleştirir. Böylece, birey üzerindeki iktidar, denetim ve gözetim daha da artarak sürmeye devam eder.

Ateizm, birey’i kumanda eden ulvi anlamı değil, Tanrı kavramını ortadan kaldırır. Bu dindarlığın esas manasıdır: tanrı artık yoktur, fakat kutsallık hükmünü sürdürür. Ama bir şartla -‘kutsallık kavramı’ hükmünü, tanrı gibi büyük bir anlatıda değil, birey’in bilincinde bedensiz bir şekilde işletir. Kutsallık böylece tek-tanrı inancından kendini kurtardıkça özgürleşir, özgürleştikçe birey üzerindeki hâkimiyetini koyulaştırır. Böylece, ateizm ‘ulvi hile’ diye adlandırılan dini ilkeleri aynen tasdik ederek, dindarlık düşüncesini sürdürür, fakat küçük bir farkla ilahsız bir ilahiyatla…

-III-
Yalnız “İlahiyat” konusunda ve her konuda olduğu gibi geçici-yaratıcı(biricik-ben): güneşin her doğuşuyla beraber bilgisini tekrar ve tekrar yaratan, gözden geçiren, tüketen ve yayan biri olarak, kendi halinde “yok”, genelde, toplamda ve toplumda “çok” olarak sunulur. Bu Kolektivist mantığın bir ürünüdür. Bu “Kutsal Bilimin” düzenli olarak önesürdüğü bir idea’dır, hayalettir, normdur, ahlaktır, yasadır ve ilahi olan her şeydir. Çünkü “Kutsal Bilime” göre, Biricik-Ben, insanın övündüğü bir değer değildir. Değer ancak yüce amaçlarda aranır. Bundan dolayı “Yüce Amaçlar” ölmez. Ölümlü bir ‘ben’ sonsuz değildir, sonsuz olan Tanrıdır, Uzaydır, Doğadır, Toplumdur, Devlettir, Fikirlerdir, Maddedir… Vs. Sonsuzluk sınırsızlıktır. Her şeyden çarçabuk kurtulmanın yoludur. Reddettiğimiz ve nefret ettiğimiz şeyler bitendir, tükenendir ve ölendir. Biricik-Ben olmak can atacağımız bir fikir değildir, bu realite olsa bile…

Biricik-Ben et, kemik, kan ve bedendir. Ama “Kutsal Bilimin” bir diğer önemli kolu için “Bilinçaltı”, biricik-ben’in üstüne yerleştirilen bilinçli bir aygıttır. Oysaki Bilinç-altı, bir ruhtur, bir hayalettir. O’nun orda, sonsuzda olduğu ve ölmediği iddia edilir. Ve Sonsuzluk, insanın böbürlendiği, kutsadığı, inandığı ve arzuladığı bir şeydir. İnsanın Tanrısı nasıl doğmamış ve doğrulmamışsa, Bilinç-altı’da ölümsüz ve nesilden nesile geçen bir ruhtur. Bir hortlak olarak insanı korkutur. Çünkü insanın kendi sefilliği, acizliği ve nefsi dinen nasıl günah kavramıyla – aslen ondan kurtulmak için- tarihin çöp kutusuna atılıyorsa, bilinç-altı’da insanın “normal-dışı”lığını beyninin bir kenarına bırakma yeridir. Biricik-Ben, kendisinin ölümlü olduğunu düşündükçe “Hiç”le savaşmanın saçmalığını saptar. Ve hemen ona çözüm üretir, bir kulp takar ve ad bulur. Biricik-Ben şu sonlu hayatın tadını kendinde değil, kendi dışında aramaya başlar. Ve kendi dışındakilere atıfta bulunur ve onlara güç verir. Böylece insan, din yada ateizm gibi hortlakları sonsuz bir elektriğin kıvılcımıyla şişirir, abartır ve ona ölümsüzlük takdir eder. Bu aynı zamanda aydınlanmadır. Aydınlanma düşüncesi de aslen birey üzerinde tahakküm sahibi olan bir ilahiyattır.

Neticede, Ateizm veya Din bir kavram olarak biricik-ben’in kendini sonsuz yapmak için kendisini “Yok” sayan bir düşüncenin imalatıdır. Bu düşüncenin ürünü olarak bireyin sakatlanmasıdır. Çünkü birey sonsuzda kendini arar ve bulamaz sonra kendi-ötesinde kendi özüne benzeyen bir “Kutsal”ın peşine düşer. İlk önce kendi egemenliğinden feragat etmeye başlar ve en sonunda itaat ettikçe, kendi çıkarların sonunu sonsuzda bulur. Bu cennetin veya ütopyaların olmayacağı anlamına gelmez. Hayaletlerin varolması gibidir, hayaletler var olduğu için mi ortaya çıkmaz yoksa var olmadıkları için mi bir ad olarak ortadadır… Bu olsa olsa bir fantezi-inşasıdır. Fakat bu fantezi yapıda, birey, benliğini kaybetmiştir. Kazandığı bir çıkarlar yanılsamasıdır. Ve arzularıyla müptela olduğu bir yerdedir. Birey sonsuzluk suyunu içtikçe tahakküm belâsıyla artık baş edemez. Birey yaratıcı-geçicilikten, Kutsallar için kendini ölüme feda edecek bir durumdadır. Sonsuzluk yolunda can vermek şehitlik mevkisinde mi olmaktır yoksa ölümlü dünya, ne olduğu belli olmayan bir öte-dünya olduğu için bir isyan meselesi midir? Cevabın sadece birini Hayyam veriyor, diğerlerini siz düşünün…

“Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok. Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok. Ben düşündükçe var dünya, ben yok O da yok.”

Hiç yorum yok: